Aradaki Boşluklar

Sabah Kahvesiyle Değerlendirilen Küçük Yankılar

Günün ilk ışıklarıyla birlikte masaya oturduğum o anlar... Sanki bütün bir kış hüznü, incecik buharla yükseliyor fincandan. İstanbul’un o uğultusu henüz tam olarak uyanmamışken, şehrin bilinçaltından gelen sesler benimle bir ritim tutturuyor. Ve bazen, en büyük felsefi sorgulamalar, tam da bu sıradan karelerde gizleniyor.

Aradaki Boşluklar’da benim için böyle bir ‘günlük hayatın kesitlerini’ konuşmak, aslında büyük ölçekli bir varoluşsal tiyatro sahnesini gözlemlemek demek. İnsanlar aceleyle koşuyor; her biri kendi içindeki o çözülmemiş düğümü çözmeye çalışarak. Birinin geç kaldığı otobüs, bir diğerinin ertelenen telefon görüşmesi... Bu küçük aksaklıklar, bazen Nietzsche’nin en büyük tezinden daha derin bir anlam taşıyor gibi geliyor bana. Çünkü hayat, o kusursuz senaryolarla değil, aksine bu öngörülemez mikro-gecikmelerle sahneleniyor.

Ritmin Kaybolduğu Anlar

Geçtiğimiz günlerde, eski bir tanıdığımın söyledikleri zihnimi meşgul etti. O, hayatının temposundan geriye düşen o garip boşluk hissini tarif etmeye çalışıyordu. Sanki yaşam, hep bir sonraki durağa yetişme telaşıyla geçiyor ve bizler de o trenin vagonlarında, pencereden dışarıyı seyreden pasif yolcular gibiyiz. Peki, o duraklar arası boşluk neyi temsil ediyor?

Bizler, bu aceleci çağın ritminde çoğunlukla var olmanın ‘nedenini’ değil, sadece ‘nasılını’ yaşıyoruz sanki. Sabah kahvesinin kafeinle ötesindeki o uyuşuk sıcaklığını hissederken, bu ayrımı daha net yapabiliyorum. O anlarda, her şey bir tür geriye dönüş yaşıyor; oysa ben hep ileriye doğru hareket eden bir romanın ortasındayım ve sadece karakterlerin iç monologlarını yakalamaya çalışıyorum.

Bu benim için bir tür arkeoloji süreci sanki. Günlük konuşmalar, o cilalanmış, akademik terimlerin altında ezilmiş olan gerçeğin tozlu katmanlarını ortaya çıkarıyor. Birinin "Bugün çok yorgundum," cümlesi, alt metinde tüm bu modern yaşamın dayanılmaz ağırlığını taşıyorsa, omuzlardaki yükü kelimelerle anlatmaya çalışmak ne kadar da naif kalıyor.

Beklemek ve Var Olmak Arasındaki Mesafe

Bazen en büyük maceramız, hiçbir yere varmadan var olmaktır. Durağanlığın o ağır ama aynı zamanda bereketli sessizliği vardır ya, işte onlar benim en sevgili konuklarım. Bu suskunluklar, okuduğumuz her şiirin, yazamadığımız her denemenin karşılığıdır.

Bu yüzden, bazen en değerli diyaloglar, yapılan konuşmalar değil; sadece paylaşılan aynı masada, farklı camlardan dışarıyı izleyen iki yabancının sessiz onaylamasıdır. Omuzlarımızın birbirine değmediği, ama ruhlarımız aynı hüznü paylaştığı o anlar... İşte orada, kelimelerin ulaşamadığı o 'aradaki boşluk' en yoğun haliyle yaşanıyor. Ve ben, mürekkebimi o boşluğun renginden alıyorum her seferinde.