Aradaki Boşluklar

Rastgeleliğin Olanakları Üzerine Bir Not

Bir fincan kahve kokusuyla başlar her şey sanki. Bu sabah da öyleydi. Pencereden sızan gri ışık, İstanbul’un o ağır, düşünebilir nemini içeri taşımıştı. Masamdaki sayfalarla, içimdeki o bitmeyen sorgulama haliyle karşı karşıya geldim. Ve bir kez daha, zihnimin o tanıdık labirentine saptım: Rastgelelik.

Hayatın büyük bir kısmını kitapların o güvenli, ciltlenmiş koridorlarında geçiren biri olarak, çoğu zaman düzeni ararız. Bir sonraki cümlenin nereye varacağını bilmek, bir melodinin çözülmesini beklemek gibi. Her şeyin bir nedeni vardır diye ısrar ederiz bilinçaltımızla. Bu, belki de en büyük insan yanılgımızdır değil mi? Her olayın, her karşılaşmanın, her düşüşün mükemmel bir matematiksel denklemle çözülebileceğine dair o kibirli inancımız.

Ama bazen, en derin anlamlar tam da o denklem dışına taşan yerde beliriyor. Sanki hayatın kendisi, bilinçli bir kurgu değil de, beklenmedik notalardan oluşan ansızın çalmaya başlayan bir caz parçası gibi.

Kontrolün Bıraktığı Boşluklar

İşte tam bu noktada, ‘rastgelelik’ kavramına yeniden yaklaşmamız gerektiğini hissediyorum. Bu, bilgisayar algoritmalarının ürettiği bir kaos değil; aksine, yaşamın sunduğu o dirençli, öngörülemez dokunuşların ta kendisi.

Benim için rastgelelik, kontrol mekanizmalarımızın geçici olarak devre dışı kaldığı anlardır. O anda, en güzel karşılaşmaları yaşama potansiyeli doğar. Tıpkı bir Garip şiirinde olduğu gibi; bütün parçalar birbirinden kopuk geliyormuş gibi görünür, ta ki okuyucu ruhla o boşlukları doldurmaya başlayana kadar.

Bu durumu, uzun süredir birlikte olan bir ilişkiye benzetebiliriz. Her şeyin neye ulaşacağını, bu ilişkinin nereye varacağını kafamızda bir senaryo kurarız. Bir rota çizeriz, kilometre taşları belirleriz. Ama sonra bir yağmur vardır ya da beklenmedik bir şehir kaçamağına karar verirsiniz. O spontane dönüş, o plana uymayan sapma, ilişkinin sadece bir tekrardan ibaret olmadığını gösteren nefes alma anıdır.

Bu sapmalar, oysa en çok bilgeliği getiriyor. Eğer her şey öngörülmüş olsaydı, o heyecan verici sürprizlerin ruhu olmazdı. Her sabah aynı kafein kokusu, her seferinde aynı melankolik ruh haliyle uyanmak; bu da rutinleşir, derinliğini kaybeder.

Sessiz Bir Kabulün Grameri

Belki de öğrenmemiz gereken en büyük ders budur: Mükemmeliyetçi bir düzene ulaşmaya çalışmak yerine, sistemi kurumsal bir geçici durum olarak kabul etmek. Dinamik bir varlık bu yaşam denen şey.

Bazen sadece oturup dinlemek gerekiyor. O gelen bilgiyi, o tanımsız hissi ya da masaya gelişigahı olan o tesadüfi buluşmayı yargılamak yerine, onu sadece bir veri olarak almak. Ve bu verinin bize ne söylemek istediğini dinlemek.

Bu, büyük bir teslimiyet gerektirir; ancak bu teslimiyet, çöküş değil, aksine yeni bir oluşumun tohumlanmasıdır. Tıpkı baharın gelmesini beklemek gibi, bilinmeyene nazikçe kapıyı aralamak gibidir. Ve bu arada demlenen kahve, bazen en iyi yorumu sunar zaten.