Rastgeleliğin Mimarı Olmak Üzerine Bir İhtiyaç Molası
Bir fincan kahve soğurken, buharın yukarı doğru yaptığı o bilinçsiz yolculuğu izlemek... Sanki her bir gözlem, varoluşun o büyük, öngörülemez sahnesine atılmış küçük bir not düşüyor gibidir. Öğretmenlik kürsüsünden inip bu köşeye geldiğimde, ayaklar altımda değil de, sayfalardaki o bilinmezlik hissine değiyorum sanki. Ve bazen bu bilinmezliği kucaklamak, en sağlam bilginin bile sunduğu o kuru ihtiyatlı düzenden çok daha kıymetli geliyor.
Hepimiz bir düzen arayışındayız, değil mi? Hayatın bu karmaşık mekanizmasını bir formüle oturtmaya çalışıyoruz. "Neden oldu?", "Bu nereye bağlanıyor?" diye sorduğumuzda, zihnimiz geçmişteki her olaya bir sebep-sonuç zinciri kurmaya zorlar. Her şeyin, en küçük titreşimden bile büyük bir ana motifle dans ettiğine inanmak isteriz. Bu, bizim en güzel yanılsamamız olabilir belki de. Her şeyi çözülebilir bir bulmaca olarak görmek istemek.
Ancak bazı anlar var ki, o büyük mekanizmanın çarkları dişli gibi değil de, daha çok gökyüzündeki gezegenler gibi kendi ritminde dönüyorlar. Orada, bilinen tüm kurallar çökmüş oluyor. İşte bu noktada "rastgelelik" kavramı, laboratuvar ortamından çıkıp yaşamın ta kendisi oluyor. Ve ben de o anki sessizliğin içinde, bu rastlantısallığa teslim olmanın ağırlığını veya hafifliğini tartıyorum.
Bu sizin için ne anlama geliyor? Bir kesik cümle, tesadüfen karşılaştığınız bir kelime ya da sadece pencereden gördüğünüz beklenmedik bir yağmur damlası olabilir. Benim için ise, bu kaosu sindirme eylemi gibi geliyor. Tıpkı bir romanın üç farklı akımın kesiştiği o son sayfaya ulaşmak gibi. Her biri kendi ömrünü yaşamış, ancak bilinçaltında bir araya gelmeyi bekleyen farklı küçük evrenler.
Sabit Bir Tarafa Tutunmanın Gücü
Benim bu "rastgele" olan karşısındaki duruşum, onu tamamen yargılamak ya da ona anlam yüklemek değil. Tam tersine, o rastgeleliğin içindeki müziği dinlemeye çalışmak. Eğer her şeyi bir sonraki en mantıklı noktaya bağlamak zorunda kalsaydık, varoluşun bu kadar geniş, bu kadar esnek olabilme lüksünü kaçırırdık. Oysa hayat, mükemmel bir koreografiye uymayan dansçılar topluluğu gibi. Herkes kendi adımını atıyor; bazen bu adımlar birbirinden tamamen bağımsız geliyor, sonra birdenbire yakalanıyorlar ve ortaya o beklenmedik, en çarpıcı an çıkıyor.
Ve bu benim için bir rahatlama hissi veriyor aslında. Her şeyi kontrol etme mecburiyetinden kurtulmak. Bazen en derin dersler, en hazırlıklı olduğumuz anda değil; tamamen bizi alakasız gösterdiği düşünülen o anlarda geliyor. Oysa biz, en çok çözülmüş gibi görünen şeylerde takılı kalıyoruz.
Belki de mesele, rastgele olanı bir hata olarak görmek değil; onun, o anın bütünlüğünü sağlayan en gerekli notası olduğunu fark etmektir. Ve sonra, o müziğin çalmasına izin vermektir. Sessizce dinlemek... Bu kadar basit ama bu kadar derin bir eylem.