Öğretmenin Masasında Birkaç Damla Huzur Arayışı
Boğaz’ın buharıyla karışan sabah sisleri gibiydi bazen hissettiğim o durum. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, geride bıraktığım sessizlik ve önümdeki o yeni sayfa arasında kalan incecik bir perde vardı. Bir öğretmen olduğum için, ben sadece bilginin aktarıldığı bir mecraların bekçisi değilim; aynı zamanda o bilgiyi sindirme sancısını yaşayan, farklı çağların yankılarını dinleyen bir kaynaktır belki de.
Her şey büyük bir süreklilik içinde akıyor sanki. Bir yandan da ben, bu küçük İstanbul masamın başında, dünyanın dört bir yanından gelen çocukların o büyük sorularıyla karşılaşıyorum. Onların zihinlerindeki o keşfedilmemiş karanlık dehlizlere ışık tutmaya çalışmak... Bu, ömrün en büyük sabrı ve aynı zamanda en tatlı yorgunluğunu gerektiriyor. Tahta önünde duruşum, bazen bir filozofun kürsüsündeki ağırlığıyla örtüşüyor; çünkü aslında sadece ders anlatmıyorum, ben varoluşun o ince terazisini tutuyorum sanki.
Ancak bu döngü, bazen kendini ritim bozukluğuna dönüştürüyor. O mükemmel uyum dediğimiz şey, sanki bir ulaşılmaz ufuk çizgisi gibi; sürekli ileriye bakarken geride bıraktığımız yere ait hissetmiyor ya da ulaşamıyormuşuz gibi geliyorsunuz. Okuduklarımın, hayatla kurduğu o gerilim dolu diyalog... İşte burası bu denge oyununun sahnesi.
Sınıfın Ötesindeki O Sessizliğin Değeri
Akşam olduğunda, o kağıt kokusuyla birlikte üzerime çöken ağırlık bazen çok ağırdır. Günün telaşı, öğrenci beklentileri, velilerin umutları, birikmiş tüm o enerjinin tozlu tanecikleri gibi havada asılı kalır. Eve gelmek, bu kolektif enerjiyi üzerimden atmak demek oluyor. Ve burası benim kaçış noktam oluyor: Kadife kaplı sandalyelerim, yıpranmış ciltli kitaplarım ve mümkün olduğunca kaliteli bir kahve.
Bu eşleşme, benim için sadece bir rutin değil; bilinçaltımın nefes alma ritmini yeniden bulduğu o kutsal mola. Öğretmenlik, bir performans sanatıdır; sürekli kendini yenilemek zorunda kalan sahne ışıklarının altındaki varoluş gibidir. Oysa buradaki okumak, o performansın ötesine geçmenin yoludur. Burası, yargılamadan dinlediğim, kelimelerin en derin çatlaklarını incelediğim bir sığınaktır.
Dinlemek, bu benim için en büyük öğretmenlik biçimidir. Sınıfta bilgi vermek bir yüktür; burada ise, kendi içimde o bilgiyi yeniden şekillendirmek, ona farklı bir melankoli katmak gerekiyor.
Bu dengeyi kurmaya çalışırken bazen başarısız olduğumu hissediyorum. Bazen de mükemmel bir simetri gibi duran bu iki dünya –öğretmenin sorumluluğu ile okuyucunun dinginliği– aslında sadece birbirine paralel iki farklı nehir gibi geliyor. Aynı yöne akıyor olabiliriz ama karşılaşmaları sonsuz bir uzaklıkta gerçekleşiyor gibi…
Belki de aradığımız denge diye bir şey yoktur. Belki de mesele, bu iki kutup arasında sürekli bir hareket halinde olmayı öğrenmektir; bir yerde durup nefes almak değil, aksine, harekette anlam bulmaktır. Ve oysa en güzel şiirler de böyle durup, bir sonraki kelimeyi bekleyen o gerilim anlarında doğar değil mi? İşte ben de, o gelmekte olan kelimeyi bekleyen bir yazarım.