Kahvenin Buharında Kaybolan Günlük Melodiler
Boş sayfalarla karşılaştığımda ya da fincanın dibinde kalan son kahve telvesine bakarken, bazen hayatın en görkemli anlarının bile bu küçücük ritüellerin arasında gizlendiğini fark ediyorum. Bu dinginlik hali; aceleci dünyadan bilinçli bir mola almak gibidir. İstanbul'un o kasvetli ama aynı zamanda nefes kesici griliğine karışan bu anlarda, okuduğum her şey bir çağrışım kazanıyor. Sanki sayfadaki o yabancı karakterin yalnızlığı, benim pencereden gördüğüm Marmara Haliç'indeki sisle aynı frekansta titreşiyor.
Günlük olanın, en derin felsefi sorgulamalara dönüşebildiği o eşik noktası vardır ya, ben de genellikle orada takılı kalırım. İnsanlar hayatın büyük olaylarını anlatır; aşkların zirvesini, kayıpların derin vadilerini. Bunlar elbette ki şiirdir ve romanın hakkıdır. Fakat bazen, en çarpıcı karşılaşmalar vardır geriye kalanlarda: öğleden sonraki aceleyle yenen sandviçte, otobüs durağındaki bekleyişin monotonluğunda ya da birine yetişmeye çalışırken karşılaşılan o garip, anlam kazanmamış sessizlikte. İşte bu küçük taneciklerdir benim için en doygun okumalar.
Aradaki O Sessiz Diyaloglar
Bazen bir tanıdıkla gelişen, büyük bir şeyi ima eden basit bir sohbetin üç ayrı katmanı olduğunu fark ederim. Sanki her kelime söylenmemiş bir romanın ilk cümlesi gibidir. Birisi sadece "Yağmur başladı," dediğinde, benim zihnimde bu durum; uzun süredir ertelediğimiz bir yüzleşmenin habercisi, beklenen hüznün müjdecisi veya uzun bir yolculuğun başlangıcı olabilir. Bu da benim okuduklarımdan çok farklı gelmiyor mu? En büyük anlatılar, çoğu zaman en basit malzemelerle kurulan geçici bir kurgunun parçalarıdır.
Bu durum, bizi kaçınılmaz olarak o Garip Edebiyatı'nın ince çizgisine getiriyor: Varoluşun bu sürüklenme hali. Bizler, büyük olayların değil; o olaylar arasındaki boşlukların hikayecileriyiz sanırım. Oysa hayat, sürekli bir 'olay' dizisi değil; kimi zaman sadece omuzlarda taşınan ince, tozlu bir beklentiden ibaret. Bir fincan kahve eşliğinde bu bekleyişi izlemek, benim için akademik bir metni sindirmekten çok daha ağır basıyor bazen.
Bu yüzden, bu blog sayfalarına bıraktığım her düşünce parçası daima tam bir olay örgüsü değildir. O, daha ziyade bir kesit, belirsiz bir sahnenin fotoğrafıdır. Bir akşamüstü, şehir uğultusu cama vururken; eski bir romanın karakterlerinin yaşadığı o tanıdık melankoliyi, bu şehrin soğuk rüzgarıyla harmanlamak... İşte aradaki boşluklar orada kuruluyor. Ve bu boşlukların yankısı, en tatlı kederle dolu oluyor.
Ve biliyor musun? Bu bilinmezlik hali, belki de en doğru kaynaktır. Her şey net olduğunda olan güzellik gitmiş oluyor; geriye sadece anlatılmış bir olay kalıyor. Ama her şey muğlak olduğunda, o kelimeler yeniden doğuşa hazır bir tohum gibi oluyor.