Aradaki Boşluklar

Kahve Köpüğündeki Olan Her Şeyin Yankısı

Bu şehrin karmaşık uğultusuyla burun buruna geldiğim bu sabahlar, sanki ruhumun en ince tellerine dokunuyor. İstanbul'un o nemli nefesi, öğle güne kadar sürecek olan düşünce deniziyle karışıyor. Masamda, her zamanki gibi üç farklı yazarın geride bıraktığı sayfalar var; biri varoluşun ağırlığını, diğeri ise bir sonraki trenin uğultusunu anlatıyor. Bir fincan demlenmiş filtre kahve, siyahın ve kahvenin o eşsiz geçiş tonuyla bu hüznü taşımaya en uygun araç gibi duruyor.

Bazen o kadar dağınık oluyor ki bunlar, okuduklarımın zihnimde yarattığı labirentler. Sanki onlar benim bilinçaltımın paslanmış kapıları ve ben o anahtarı arayan, acele etmeyen bekçiyim. İşte bu noktada, "rastgelelik" kavramı yeniden devreye giriyor. Bir önceki yazımdaki gibi her şeyin bir mekaniği, bilinçli bir dansı varmış gibi ele almak bazen bu dinginliği kaçırıyor. Oysa hayat, büyük ölçüde böyle bir beklemede geçiyor değil mi? Bir sesin bilinçaltına düşmesi, bir cümlenin tam da yanlışlıkla okunduğu o anın kafanın içinde çığlığa dönüşmesi gibi.

Servetin Kaynağı Olan Sessizlik

Akademik dünyanın o kusursuz, cilalanmış anlatısına ne kadar direneyim ki? Her şeyin bir nedeni olmalı, bir amaca ulaşmalı diye zorluyorum kendimi. Oysa bazen en değerli veriler, o 'yanlışlıkla' kaydettiğim notlarda saklı oluyor. Örneğin, bu sabah kahvemi içerken gözüme çarpan bir çay kaşığının üzerindeki hafif çizik… İşte o an, bir romanın sonunda çözülmemiş bir düğüm gibi geldi. Bu çizik, belki de geçmişteki büyük bir kararımızın aceleyle alınmış küçük bir detayını temsil ediyordu. Ya da belki de hiçbir şey değildi; sadece sabah trafiğinin yarattığı bir mikro kozmosun parçasıydı. Bu ayrım, o kaybolan melodiyi dinlemeye benziyor sanki; ne tam olarak onu yakalıyorum, ne de kayboluyor.

Bu da beni tanıdığınız o melankolik kuytu köşelere getiriyor. Her şeyin derin bir anlam taşıması gerektiği baskısı altında ezilen bu ruh, bazen sadece okyanusun gelgitine bırakmak istiyor kendini. Ne bir manifesto yazıyor ne de kesin bir sonuca varıyorum. Sadece bu hisle yetiniyorum: Bir şey oldu. Olayın kendisi, bütün romanı özetliyor.

Geriye Kalanlar ve Yan Etkiler

Bu serinin en büyük zorluğu da bu olsa gerek. Okuyucunun o tanıdık ritme alışması gerekirken, ben hâlâ bu kaotik malzemelerle çalışıyorum. Bir öğrenciye konuyu anlatırken gösterdiğim sabırla, kendi varoluşsal akışımı bu kaosa teslim ediyorum. Bu bilinçli bir seçim değil; daha çok, o büyük eserden düşen toz zerresini fark etme hali gibi.

Sonuçta, hayat bir roman değil belki de daha çok uzun soluklu, düzeltilmesi gereken aceleyle yazılmış bir taslak. Ve bizler de o kağıt üzerinde, en derin mısraları bulmaya çalışanlarız. Bir sonraki kavuşmada hangi toz zerresine dokunmuş olacağız, kim bilir? Belki de sadece buharlaşmış bir fincan kahvenin geride bıraktığı o hafif buruklukta.