Her Şeyin Bir "Neden"i Olmalı Mı? Rastlantısallığı Sorgulamanın Tuzağı
Bir fincanın buğusu gibi dağılan düşüncelerle geliyorum yine. İstanbul'un nemli havası, pencere camına çarpıp kendi varoluşumuzu sorgulatan o ince melankoliyi beraberinde getiriyor. Öğretmenlik, bazen de bu şehrin ölümsüz bir ağına takılı kalmış ruhlar için, her şeyin bir mantığı olması gerektiği yanılgısını taşımayı gerektiriyor. Bilgiye ulaşmak, bir sona varış noktası bulmaktır diye içselleştirilmiş büyük bir önyargımız var. Her olay, her karşılaşma, her kesişen bakışın bile ardında sağlam bir neden-sonuç zinciri bekliyor.
İşte bu arayış, bizi en büyük yanılgıya sürüklüyor sanırım: Her şeyin bir "nedeni" olmalı.
Bizler, okumaktan beslenenlar olarak, metinlerin tutarlılığını ararız. Bir romanın kurgusu gibi, hayatın da kusursuz bir anlatı akışı içinde olmasını bekleriz. Oysa bazen hayat, kurgunun bütünlüğünü reddeden, yan yana düşmüş sayfa kenarındaki karalamalar gibidir. Ve bu spontane inişler, o "neden?" sorusunu geldiğinde bizi köşeye sıkıştırır; sanki bir bulmacanın eksik parçasıymışız gibiyizdir.
Bu zorunluluk duygusu, rastlantıyı bir kusur olarak görmemize neden oluyor. Sanki evrenin büyükbir ders kitabı gibi düzenlenmiş olması gerekir; her cümlenin, o sayfada neden yazıldığına dair bir gerekçesi olmalı. Eğer bu gerekçe yoksa, o anlık gelişme sadece bir "gürültü" olarak kalıyor, filtrelemek gereken bir hata payı gibi.
Oysa Gürültü de Bir Ses Tahtasıdır
Ben bu filtrelemeyi yapmayı bıraktığımda, mesele tamamen değişiyor. Rastlantı, bir yanılgının ürünü değil; bilakis, bilinçli olarak bilinmezliği kucaklamanın eylemidir.
Geçenlerde, bir keresinde kahvemi içerken garip bir melodi çalmaya başladı dışarıdan. O anlık, bağlamı olmayan o sesler dizisi... Eğer ben onu "arka plan gürültüsü" diye reddetseydim, deneyimim yarım kalacaktı. Ama onu bırakıp dinlediğimde; o sesler, zihnimdeki anlatıların aceleyle kurduğu yapıya meydan okuyan, düzensiz ancak güçlü bir kontrpuan haline geldi.
İşte hayatın o "nedensiz" anları da böyledir. Onlar, romanın ana olay örgüsünü desteklemeyen yan karakterler gibi görünmeyebilir; onlar belki de o sahnenin ruh halini kuran, ama ana çatışmaya doğrudan hizmet etmeyen atmosferik detaylardır. Ve bu detaylar da, büyük resmi tamamlayan o eşsiz dokunuşu sağlar.
Bazen en değerli buluşmalar, hiçbir mantıkla birbirine bağlanmayan iki ayrı yolun tesadüfi olarak kesişmesiyle olur. Ve bu kesişmelerin mükemmel bir gerekçesi olması gerekliliği, belki de en büyük okuma eylemimizden bile daha zor bir esneklik ister.
Belki de öğrenilmesi gereken en büyük ders, her şeyin nedenini bulma takıntısından vazgeçip, sadece varoluşunun kendisine odaklanmaktır. O anın kendi başına bir bütün olmasıdır, kusursuzca ve nedeni aranmaksızın. Ve bu kabul, tarifsiz bir ferahlık getiriyor; kaosu değil, potansiyeli kucaklayan bir dinginlik.