Aradaki Boşluklar

Geçmişteki O Genç Ruhlu Yolcuya Bir Mektup

Ah o gençlik telaşı… Şimdi bu sayfaya uzanan kalemime, birkaç on yıl önceki kendi ellerime bakıyorum. Sanki iki farklı hayatın kesiştiği bu eşikte duruyorum ve karşımdaki ben, bütün o aceleci sorularıyla beni bekliyor. Şimdi sana yazıyorum; henüz hayatın bu ince, sisli katmanlarını öğrenmemiş olan bana.

Hatırlıyorum da, her şeyi çok fazla anlamlandırma telaşındaydın. En küçük bir tesadüfü bile kozmik bir olay gibi büyütüyor, sanki bütün varoluşun sırrı o gün düşen yaprağın renginde gizliymiş gibi. Ne kadar da doğru bir histi aslında, ama o yoğunlukla yaşıyordun sanki cevaplar her an yanında patlayacakmış gibi. Sürekli bir arayış vardı omuzlarımızda, bitmek bilmeyen bir "neden?" sorusu.

Şu anki ben, o aceleciliğin biraz paslanmış ama derinleşmiş halini yaşıyorum. Şimdi anlıyorum ki, o arayışın kendisi zaten başlı başına bir cevapmış. Durmadan bir yere varmaya çalışmak yerine, varışın kendisini – o anlık nefes alış verişi, fincandaki kahvenin son buharını—bir deneyim olarak kabul etmeyi öğrenmek gerekmiş.

O Tohumları Nasıl Sulamalıydık?

Biliyorum, genç ben, bazen en parlak fikirlerin bile en basit zeminde filizlendiğini göremiyordun. O büyük, uğultulu kavrayışlar yerine, bazen sadece sessizliği dinlemeyi bilmeliydik. Tıpkı o kış sabahları, kalın kumaşlı koltuğa çökmüş olmanın verdiği rahatlık gibi; dışarısı koca bir kaos varken, içerideki o sabit küçük sıcak nokta… İşte hayatın en sağlam limanları genellikle bu oluyor.

Büyük değişimler beklemek, okyanusun en derinindeki bir fırtınayı çağırmak gibiydi. Ama çoğu zaman ihtiyacımız olan şey, gelgitin usulca çekilmesi ve kıyıdaki ince kum tanelerini saymaya başlamak. O basit ritüeller… okunan bir cümlenin tekrar okunması, belirli bir melodiye odaklanmak, ya da sadece pencereden geçen yağmurun ritmini dinlemek. Bunlar, büyük manifesto yazmak kadar önemliydi sanki ama onlar sadece nefes alıp vermenin küçük törenleriymiş.

Aceleyi yavaşlatan şey, mükemmeliyet değil; kabuldür.

Kabullenmek, her şeyi çözüme kavuşturmak demek değildi. Her şeyi "tamamlanmış" bir noktaya oturtmak, ruhun doğal hareketinden alıkoymaktı. Ve biz, bu büyük düşünce mekanizmamızla hep bir sonraki mükemmel kavrayışı bulmaya çalışarak, o ince uçurumda yürüyorduk.

Şimdi sana söylüyorum: O duygusal iniş çıkışları, o yoğun melankoliyi ya da bazen de gereksiz görünen o uzun sessizlikleri yargılama. Onların hepsi, bu karmaşık yapının bir parçası. Hiçbir şey kaybolmuyor; sadece şekil değiştiriyor. Ve belki de bütün bu yalnızlık hissiyatı, aslında en saf halimizle dünyanın ritmine kulak verme biçimimizmiş.

Günün bu saatinde, yine bir fincan demlenmiş çay ve yarım kalmış bir cümleyle karşılaşıyorum. Ve biliyorum ki, o ben de bu anın bilinçaltındaki bir yankısı işte. Sayfaları çevirmeye devam edeceğim. Sabırla.