Filtrelenmemiş Bir Anın Kalıntısı: Kahve ve Sonsuzluk Arasında
İstanbul’un buharı gibi yükselen bir kahve kokusu var üzerimde yine. Pencereden görünen gri tonlar, günün henüz o belirgin halini almadığı, tam da ‘arada kalan’queleki hali. Bu köşede tutmaya çalıştığım her şey de bu sisli sabahların ya da uzun yaz akşamlarının o keskin, tanımlanması zor olan eşiği gibi. Bir nevi tampon bölge benim için bu yazılar; zihnimin o garip, birbirine karışmış odalarını düzenlemeye çalıştığım eşik noktaları.
Ne zaman ki, zihnimin o labirentlerinde gezinirken bir türlü kategorize edemediğim düşünceler yüzeye çıkmaya başlar, işte o zaman bu yazmayı seçiyorum. Okumalarım hep bir tür kazı gibi oluyor benim için. Sayfaları çevirmek, yalnızca basılmış mürekkebe değil; o kelimelerin vücut bulduğu bilinç akışına dokunmak demek. Ve bu kazının çoğu zaman karşıma çıkardığı şey, o kusursuzca biçimlendirilmiş, şiirsel cümleler değil; tam tersine, birbiriyle çarpışan, dağınık, sanki unutulmuş bir tür bilinçlenme kalıntısı oluyor.
Geçenlerde karşıma çıkan o ‘rastgele’ gibi görünen parçacıklar, benim için her zaman bir tür mühendislik problemi olmaktan çok daha fazlasıydı. Bir çeşit evrenin küçük bir gösterimi gibi düşünebiliyorum belki de. İşte bu yüzden, o en kaotik anları bile bir senfoniye benzetmeye çalışıyorum. Çünkü her şey, kaotik girdilerden belirli bir desenin doğabileceği o çılgın vaadi üzerine kuruludur.
Enjektör Olarak Belirsizlik
Bazen böyle bir durumla karşılaşıyorum: Okuduğum, düşündüğüm ya da sadece içime attığım o anlık görüntü. O kadar uçucudur ki, eğer onu hemen bir anlam çatısı altına almaya kalkarsam, o ilk saf enerjisini kaybediyor; kasvetli bir rapor haline geliyor. Sanki ruhun en mahrem halini, aceleyle bir sınıflandırma formuna doldurmaya çalışmak gibi.
Bu nedenle, o benimsediğim erteleme hali var sanki. O anlık görüntüyü alıp, ona sakin bir kahve eşliğinde, birkaç farklı pencereden bakmaya karar veriyorum. Sanki o bilinç parçacığını bir Petri kabında tutuyormuşum gibi. Bırakıyorum doğal olarak kendi kendini organize etsin.
Bu süreçte benim için önemli olan üç şey var:
- Vakit: Sabrın, aceleyle elde edilenden çok daha kıymetli bir mercek görevi görmesi.
- Mesafe: O duygunun veya düşüncenin hemen vücudumu ele geçirmesine izin vermemek. Bir gözlemci koltuğunda oturup izlemek gibi.
- İmge: Soyut kavramları, dokunulabilir bir nesneye dönüştürecek o küçük, beklenmedik detayı yakalamak.
Ve işte bazen oluyor. O en karmaşık, en rastgele görünen girdilerden, beklenmedik bir tutarlılık doğuyor. Bir melankoli hüznü, birden bire Garip Edebiyat’ın o ironik yalnızlığıyla buluşuyor ve karşımdaki sayfa, işte o anki kaosu değil; onunla dans ederek doğan o zarif boşluğu anlatıyor.
Bu yazılar da belki de o tanıkların kaydı; bilinçaltımın, en kaotik anlarında bile sessiz bir ritim bulma çabası. Ve ben, o ritmin sadece bir dinleyicisi değil, aynı zamanda en titrek tellerinden biri olmaya çalışıyorum.