Aradaki Boşluklar

Bir Tutam İstanbul Grisi ve Sonsuzluk Kafeinle Buluştuğunda

Aradaki boşluklar bazen en dolu anlardır. Doluluk, her zaman aynı şey değildir; çoğu zaman, tam da o aralıkta kalanlardır. Sabahın erken saatleri, camdaki nemli buğunun dağılmaya başladığı o geçiş anı... Benim için burası, zihnin en dingin olduğu yer. İstanbul ise bu durgunluğa nazikçe vuran bir meltem gibi, bütün o katmanlılığını benimle paylaşmaya hazır.

Bugün de öyleydi. Evden çıkıp, eskiden beri uğradığım köşedeki o küçük kahvecinin ahşap masasına çöktüm. Onun telaşlı, aceleci ritmi ile benim kahve kupamın buharıyla yükselen o ince melodi arasında bir denge kurmaya çalışıyordum. İnsanlar bu tür günlük ritüelleri, büyük olayların habercisi gibi algılama eğiliminde oluyorlar. Sanki her adım, bir dönüm noktasıymış gibi ağır bir anlam yüklemişiz. Oysa bazen, en büyük varoluşsal sancılarımız, bir fincan filtre kahvenin acılığında çözülüyor; ya da yağmurun kaldırıma vuruşundaki o tanıdık, ritmik melankolide.

Küçük Ritüellerin Büyük Yankıları

İşte bu günlük akışın tuhaflığı burada başlıyor. Bir garip edebiyat kitabındaki karakterin yaşadığı o uçurum çaresizliğini, öğle yemeğinde karşılaştığım komşunun eşiyle olan kısa, nezaket gereği söylenen vedasında yeniden bulabiliyorum. Her şey, bir nevi paralel evrenlerdeki aynı frekansta titreşiyor sanki. Birimiz gökyüzüne bakıp varoluşu sorgularken, diğeri faturalarını öderken; ikimiz de aynı kadim insanlık halinin küçük birer yansımasıyız. Bu küçük, görünmez bağlar beni hem ürkütüyor hem de derinden tatmin ediyor.

Bazen bu gündelik gözlemler, en keskin felsefi tartışmalardan daha gerçektir. Çünkü filtrelenmemiş, aceleye gelmemişler. Bir sonraki otobüs durağındaki yaşlı adamın pencereden dışarıyı izlerken yüzündeki o derin ifadeyi yakaladım. Ne büyük bir sessizlik vardı onun içinde! Belki de çözülmemiş bütün o kitapların sonundaki gibi, sadece bir nefese ihtiyacı vardı. Oysa ben bu anı hemen sayfaya dökmeye çalışarak, o nefesi çalmış oluyorum.

Bu yazılarım belki de bu yüzden biraz dağınık geliyor kulağa ulaşan okuyucuya. Çünkü onlar, sabit bir konuya çapa atmaya çalışanların ötesinde; havada asılı kalan bu ince, görünmez iplikleri tutmaya çalışıyorlar. Bir kafein bağımlılığı gibi, bir okuma ritüali gibi bu anların her biri.

Ve bilinmez gerçekten de nedir? Belki de mesele, bir sonraki mükemmel cümleyi bulmak değil. Mesele, o kafein kokusuyla karışan buharın içinde kaybolup gitmeye izin vermek. Bırakmak... Ve sadece orada olmak, o bulunma hâlinin kendisi bile bir tür varoluşsal direnç değil midir?

Akşam oldu. Kahve soğudu, ama zihindeki o titreşim hâlâ devam ediyor. Taşınacak bir yer yok bu his için; sadece varoluyor.