Bir Öğleden Sonra Kahvesi ve Sözcüklerin Aradaki Yankıları
Kitapların nemli kokusuyla karışan o İstanbul öğleden sonrası havası... Hani bazen bir yere ait olamıyormuşsunuz da, yine de tam orada gibi hissettiğiniz o ince gerilim vardır ya. Ben hep bu geçiş noktalarındayım gibiyim. Okuduğum her satır, aslında o gerilimin somut bir ifadesi oluyor bazen. Ve bu blog da benim için, raftaki o tozlu cildin açıldığında ortaya çıkan ses gibiyatta; bekleyen, dinleyen ve bazen de kendi sesiyle yankılanan.
Günlük olanın bile bir ağırlığı vardır benim için. Bir fincan soğumuş kahve, pencereden süzülen griye çalan İstanbul gökyüzü ya da tene dokunan hafif bir yağmurun ritmi… Bunlar, aceleyle geçip giden her şeyin aksine, durup dinlemeye çağıran küçük meydan okumalar. İnsanlar bu basit detaylarda kaybolur, değil mi? Bir sabahın telaşıyla aceleyle hazırlanıp çıkılan kapıdan duyulan o son kilit sesi bile, bütün günün ruh halini belirlemiş olabiliyor. O ses, sanki o gün yaşanacak tüm diyalogların henüz söylenmemiş olan kısmını kapsıyor.
Kaosun İçindeki Küçük Ritüeller
Bizler, hayatın büyük anlatılarını bekleyenler gibiyiz sanki. Oysa büyük olanlar, çoğunlukla en küçük ayrıntılardan örülüyor. Benim için de durum bu. Bir öğretmen olarak karşıma çıkan genç zihinler, bazen o kaosu benimle aynı masada yaşıyor. Onlar için hayat; bir bilgi denizinde yüzen farklı metaforlardan ibaretken, benim zihnimde ise o deniz kenarında kurulan, çoktan yıpranmış ama hala var olan bir kıyı şeridi gibi.
Bazen düşünüyorum da, bu "günlük yaşam" denen şeyin kendisi zaten bir tür performans değil mi? Herkes kendi içindeki o büyük, karmaşık romanı yaşıyor ama onu dışarıya aktardığımız kısım, sadece birkaç paragraf gibi geliyor. Oysa o paragrafların altında, sayısız okuma, sorgulama ve yeniden yazılmış bir cümle yatıyor. Birinin "Bugün çok yorgundum" dediğindeki o altta kalan ağırlık, sadece fiziksel bir bitkinlik değil; varoluşun küçük bir direncini gösterme çabasıdır belki de.
Bu blog sayfalarında da benim amacım, o "çok yorgundum" cümlesinin arkasındaki sessizlik duvarını yıkmak oluyor. Odayı dolduran, söylenmemiş olan o uzun cümleler var ya, benim en çok tutunduğum da onlar. Onları kelimeye dökmek değil; sadece o sessizliğin varlığını onaylamak.
Akşamüstü, siyah beyaz bir film gibi akan düşüncelerle doluyken, o kahve kupamdaki son damlaya bakıyorum. Bu damla gibi hayat da bazen böyle küçük, kaçınılmaz ve yine de o anın bütününü özetleyen detaylarla geçiyor. Ve bu küçük ayrıntıları yakalamaya çalışan bizler... Belki de en büyük kaçışımız, bu ince çizgide tutunmaya çalışmaktır.