Aradaki Boşluklar

Bir Fincan Kahve ve Sonsuzluk Arasındaki Sessizlik

İstanbul akşamlarının o nemli, gri tonları ruhumu saran bir örtü gibi üzerime çöktüğünde, en çok da o eski ahşap masanın başına otururum. Yanımda, her daim dostum olan yıpranmış ciltli kitaplarım ve bu sabah aceleyle demlenmiş, yüzeyinde ince bir kadife tabakası gibi duran kahvemi bırakırım. Burası benim küçük ritüelim; kelimelerin ötesindeki o ince, titreşimli boşluğu yakalama çabamın başlangıç noktası.

Hayat bazen öyle keskin dönüşlerle karşılaşıyor ki, sanki romanların en karmaşık düğüm noktasına düşmüşsün de çözüme ulaşamıyorsun. Her şey çok yüksek sesle, net ve iddialıysa, en önemli olanın kaybolduğu hissine kapılıyorum. Oysa varoluşun melodisi, büyük jestlerde değil; bilinçli bir tereddütte, yarım kalmış bir cümlede gizli. Benim için en derin anlamlar, tam da bu aralarda oluşuyor: okumanın bitiş çizgisi ile yeni bir cümlenin başlangıcı arasındaki o nefes alma payında.

Kelimelerin Sınırları ve Sessizliğin Genişliği

Öğretmenlik mesleği, bazen de böyle bir gerilim alanı sunuyor insana. Bir fikri kağıda dökmeye çalışırken, bazen o fikir kendi ağırlığı altında eziliyor. Sözcükler vardır; bir yere ulaşmak için kullandığımız o zorunlu köprüler. Ama bazen öyle imgeler karşına çıkar ki, kelimelerin tüm ihtişamıyla bile onları anlatmaya kalkmak, bir deniz tutulana kadar gelip sadece kıyıya vuran küçük bir köpüğü anlatmaya çalışmak gibi geliyor. Oysa ben, okyanusun derinliğini tarif etmeye çalışıyorumdur.

Bu yüzden bazen en büyük anlatılarımız, aslında söylenmemiş olanlardır. Sandalyeye çökmüş birinin gözlerindeki o uzun, bitmeyen bakış vardır ya da pencereden seyredilen yağmurun cama vuran ritmik sesi. Bunlar, bütün paragraflara bedel bilir. Sanki ruhumun kendisi de bu sessizlikte yankılanıyor; dinleniyor, düşünüyor ve yeni bir forma bürünmeye hazırlanıyor.

Kahve Kokusuyla Karışan Varoluşsal Yankılar

Bu melankolik ağırlık, aceleyle tüketilen bir his değil. O, sindirilmesi gereken bir tür sıvı gibi vücuduma işliyor. Bir fincan kahve, sadece kafein değil; aynı zamanda bu düşüncelerin yoğunlaşma noktası. Köpüğün üzerinde yükselen o incecik çamur rengi yüzey, tıpkı zihnimin dağınık ama derin katmanları gibi.

Bazen düşünüyorum da, bizler bu büyük anlatıları çözmek için okumuyor muyuz aslında? Hayatın sunduğu o karmaşık, çok katmanlı metni çözmeye çalışıyoruz. Ve bu arayışın sonunda kavuştuğumuz şey, ne kesin bir cevap ne de parlak bir tez oluyor. Kavuşulan şey ise bu: sürekli hareket halinde olan, dinginlik dolu bir kabul.

Ve belki de şiir tam olarak budur; acele etmemek. Her şeyi bir anda anlamaya çalışmanın getirdiği o gerilimi bırakıp, sadece vardır ya da yoktur durumunda var olmaya izin vermek. Bu dinginlik anlarında, sayfaların arasından sızan o eski kağıt kokusu bile bana en büyük bilgiyi veriyor oluyor. Sabahın ilk ışıkları gelmeden önceki o puslu, umutla karışık buhar gibi.