Aradaki Boşluklar

Bir Fincan Kahve ve Sonsuzluğa Açılan Pencere

İstanbul'un bu sabah sisi, pencerenin camına tutunmuş bir ağı gibiydi. Aşağıdaki kaldırımların telaşı, bu sisin içine karışıp kaybolmuştu sanki. Benim için her sabah bu, bir tür geçiş töreni; dış dünyanın aceleci ritminden, kendi iç mekanımın dinginliğine çekilme anı. Masamda duran o ince belli, çatlaklarla dolu seramik kupa, dün geceki okumanın ağırlığını omuzlarımda taşıyormuş gibi geldi. Kahvenin buharı, yükseliyor; tıpkı çözülmeyi bekleyen bir düşünce gibi havaya karışıyor.

Aradaki boşluklar dediğimiz bu mekan, aslında en çok da böyle küçük karşılaşmalarda kendini gösteriyor. Ne büyük bir olay, ne de dramatik bir kavuşma gerektiriyor bunlar. Bazen hayatın en büyük yankıları, hiç beklenmedik bir anda, bütün günün yükünü omuzlarımızda taşırken ortaya çıkıyor. Bir taksi durağındaki kısa bir muhabbet, otobüste yan yana oturup birbirimizin gökyüzüne baktığımız o sessizlik; bunlar benim için sayfaların arasında kalan, okuyucunun kendi hayatından kopup gelmesi gereken küçük sahnelere benziyor.

Günlük Ritüellerin Altındaki Derinlikler

İnsan, kendini tamamen gündelik olanın içine bıraktığında, o sıradanlığın dokusunu yeniden keşfeder. Alışılmış olanın altındaki titreşimleri yakalamak, sanırım bu varoluşsal yolculuğun en tatlı ve aynı zamanda en zor kısmı. Her gün gelip giden o tanıdık yüzler, her seferinde yeni birer bilinmezlik taşıyor.

Geçenlerde, mahalledeki manavın ödeme yaparkenki o kısa sürüklenme halini gözlemledim. Ne bir şiirsel metafor buldum, ne de çözülmesi gereken büyük bir gizem vardı. Sadece birkaç saniye sürdü ama sanki o an, dünyanın tüm kasvetli ağırlığı onun omuzlarına binmişti. Oysa hayat dediğimiz şey, bu böylesine değersiz görünen mikro-anların mükemmel birleşimi değil mi? Bir cümlenin düşündürücü olması gibi, hayatın da bu beklenmedik duraklarda bizi yakalayıp kendi ritmimize sokması.

Bu yüzden bazen, büyük olayların heyecanı yerine bu küçük çatlakları tercih ediyorum. Çünkü o çatlaklar, bize en çok da kendi içimizdeki aynayı tutma fırsatı veriyor. Oysa biz hep büyük anlatıları, yazılmış destanları ararız; oysa cevaplar, bazen yıpranmış bir defterin kenarına düşmüş kurşun kalem izinde saklı oluyor.

Günün bu saatinde, oysa bütün gün boyunca sadece kendi düşüncelerimin yankısını dinlemişim gibi hissediyorum. Ve bu da bir nevi huzur, başka bir zamanda ise hafif bir melankoli getiriyor. Bu kokuyu seviyorum belki de; yaşanmışlığın, okunmuşluğun ve söylenmemiş her şeyin kokusunu. Bir fincan kahve, bu ihtişamlı yalnızlığın en sadık refika oluyor işte.